23.1.16

denklem

Uzunca zamandır yapamadığını ikinci kar yağışıyla yapmaya karar verdi.

Yazdı.

...

İlk karda ilkler vardı. İlk karda ses vardı. Ne kadar duyarsa o kadar yazacaktı.

Ya beyazlık eriyene kadar, ya beyazlık görünene kadar…

...

İkinci kar zamanıydı. Yazarken odada ıhlamur kokusu vardı. 

Kokladı. Kokladığını yazdı.

Evet yazacaktı…

Uzunca bir süre temiz birkaç sayfa aradı. Birkaç sayfa için iki oda arasında birkaç sefer yaptı.

Bulamadı.

Sonra “en azından bir yüzü temiz olsa da olur” dedi.

Daha sonra da "vaz mı geçtim?" "yoksa başardım mı?"

Bilemedi.

Bilemediğine razı geldi, inadını yendi. Bir keskin bıçağı, keten bir beze sarıp, yastığının altına koymuş gibiydi.  Hayır; fazlası vardı, sedef kakmalı ceviz bir sandığa kaldırmış gibiydi. 

Yine de tereddüt etti.

Bir sayfaya daha önceden bir şeyler yazılması neyi değiştirirdi?

Hangi duygudan tasarrufa gidilir? Hangi yazılacak kelimeyi eksiltirdi?

Evet, ne kadar yazılabilecekse o kadarın yazılacağı sayfayı bulmuştu.

Hermite diferansiyel denkleminin lineer bağımsız çözümlerinin bulunduğu birkaç sayfa...

Denkleme tekrar baktı. Ne zaman yazdığından, kullandığı kaleme kadar hepsini hatırladı. 

Ama çözümü unutmuştu.  

Silgi ve kırık uç izleri vardı. Fazlası değil! Başka bir şey değil!

Temiz arka yüzü çevirdi.

Yazdı.

“Bir çocuk konuşmaya ne zaman başlar?”

İlk karı beklemeden

Tasarruf etmeden

Kelime eksiltmeden

Denklem çözmeden

Ve unutmadan...



23.10.15

kanayan neydi?

Ağzında kızılcık mayhoşluğu ve aklında dilinin yetmedikleri…

Bir gün daha bitmek üzereydi. O akşam, demlediği çayın dibini çöpe değil, "belvü" adını verdiği çiçeğin saksına döktü. Kolları yer çekiminin formülsüz ispatçısıydı. Mukavemet gösterdi ve saatine baktı. 11’e 10 kalmıştı. “Bir ses kayıt cihazım eksik” deyip acı bir tebessüm bıraktı odaya. Yoğunluğu gittikçe azalan ama tüm hacmi kaplayan bir tebessüm.

Aynanın karşısındaydı...

Ellerini ağır ağır saçlarının yattığı yönün tersince başında gezdirirken, gözleri de avcundan kurtulan her saç telinin takibindeydi. İçerinde bir yerlerde kararanların dışa aksiydi gördükleri. Artmıştı. Elinin tersiyle terleyen alnını sildi. Saatin deri kordonu, teri, kokusuna ekledi.

Kapıya yöneleceği anda tekrar aynaya döndü. Yaklaştı. Nefesi ağırlaştı. Yaz bitimiydi. Burnundan çıkan soluğu yetti aynayı buğulandırmaya. Silmedi. Daha bir dikkatli baktı. En belirgin özneli, ama yüklemi olmayan tüm cümlelerini aklından geçirdi. Tek birini bile atlamadan hepsini zihninde istifledi.

Ağzında kızılcık mayhoşluğu ve aklında dilinin yetmedikleri...

Bugüne kadar tek bir kelime etmemiş, hiç konuşmamış gibiydi. Tüm bunlar nasıl söylenir der gibi baktı aynaya. Yabancılaştı. Hayreti alnındaki çizgilerde belirginleşti. Ve suskunluğun dayanılmaz yükünü sahiplendi.

Acının yaşlandığını gördü. Hüznün kaz ayaklarını da…   
    
Daha önce hissetmediği bir hissin içindeydi, farklılık sezdi. Oysa suskunluk öncesi;  yani son bir iki dakikadır olanlar dışındaki her şey rutindi. Saçlarındaki beyazlara bakıp, tam kapıdan çıkacakken dönüp aynaya biraz daha yaklaşacak ve gözlerinin içine, gözbebeklerini yakalamaya çalışırcasına bakıp, başı hafif döner, gözleri kararır gibi olunca da gidip yatağına yatacaktı.

Ama yatmadı. 

Ve o gece kelimelerle oluşturamadıkları, ısırdığı alt dudağındaki kanda saklandı. Ağzındaki mayhoşluğa kan burukluğu ekledi.

Ama yatmadı.

Odasına girdiğinde yaptığı liste “buselik makamına” gelmişti. Normalde olması gereken, İsmet Özel’in “Münacaat”ıydı. Buselik makamı tavana bakarken çalmalı; münacaat, gözlerini bilgisayarın ışığından sakınıp, yüzünü silikon boyalı duvara döndüğü anda başlamalı ve tam odanın karanlığına gözleri alışır gibi olup, zihni şiirdeki sorulara cevap aramaktan yorulurken, onu dünyadan ayıran, söyleyeninin ismini hala öğrenemediği “i’ve seen it all” olmalıydı.

Ama yatmadı ve bunların hiçbiri o gece olmadı.

Bulmaktan bahsediyordu. Tükendi diyordu. Yolculuk diyordu.

Ceketini, çantası ve anahtarlarını alıp evden çıktı. Çanta alışılagelmişlik, anahtarsa teslimiyetti, boyun büküştü. 

Kontağı çevirdiğinde nereye gideceğini biliyordu. Hayatının değişmeyeceğini de... Oysa filmlerde ve kitaplarda hep tam tersini görmüş, tam tersini okumuştu. Çiseleyen yağmurla, yol üzerindeki lambaların uyumu sevimsiz asfaltı katlanılır hale getiriyordu. Belli bir süre bu ışıltılı yansımaları saydı.

Ağzındaki mayhoşluğa ve kan burukluğuna minörleri ekledi.


Yol bittiğinde serinlik ve sessizlik içindeydi. Bu, bele vuran bir serinlik ve kalbe vuran bir sessizlikti. 

Sessizliği, O’nu o karanlıkta karşılayan "karabaş" ismini verdiği bir köpek bozdu. Köpeğe nasıl seslenirse seslensin, köpekte isminin yarattığı bir algı farkı yoktu. Eğildi, iki avucunun arasına aldı başını, gözlerine bakıp, her soru cümlesinin arasına birkaç solukluk nefes koyup “sana başka bir isim mi verseydim acaba karabaş?" "Bir şey değişir miydi sence?” “Ne değişirdi ki?” dedi. Biraz başını okşayıp, “sabah ekmek alırım, sabahı bekle” deyip bahçe kapısının dışında, iç çekiyormuş gibi çıkardığı tiz seslerle baş başa bıraktı köpeği.

Kırağı düşmüş, kahverengi boyaları pul pul olmuş demir korkuluklara tutunup merdivenleri çıktı. Balkondaki tahta masanın yanına evden yeşil kadife döşemeli bir sandalye çıkarttı. Üstüne de sandıktan bir şişe. 

Kendisine en uzak köşedeki ışığı açtı sadece. Işığı gördü. Soluk alıp verişi düzene girince de sesleri duydu ve dinledi…

Annesini emen bir bebeği dinledi. Bir diğerine vuran tesbih tanesini. Berber kalfasının havayı kesen makasının sesini, yaşlı bir zamparanın ikinci sigarası için çaktığı çakmağının sesini dinledi. Dinledi hutbeye sağ adımlarıyla çıkan vaizin ayak seslerini. İnişleri dinledi. Duvardaki bir fotoğraf çerçevesini düzeltmek kadar kolay olmuyordu içindeki hayatları düzeltmek. Hayatları ve çerçeveyi dinledi. Ağırlığı dinledi.

Sonra döndü kireç badanalı duvara, uzun uzun gölgesini seyretti, dinledi. Aynada göremediğini gördü ve söyleyemediğini söyledi

Dudağındaki kan kurumuştu artık ve tek kızıllık masadaki şaraptı. 

Peki o zaman bu kanayan neydi?



26.4.15

ses

Gözlerini açtığında yüzü özensizce şampanya rengine boyanmış duvara dönüktü.
Oldum olası nefret etmişti bu renkten.
Tüm güzel şeyleri soğuran, yok eden bir renkti ona göre...
Uzunca sayılabilecek bir süre sadece duvara baktı. Duvarın gök mavisi boyalı halini hayal etti. Daha sonra da yeşili... Ama uyanışının asıl sebebi ne yeşildi ne de mavi.
Safi bir sesti.
Gözlerinin karanlığa alışmasıyla aydınlanan odadaki kuzineyi gördü.
Kuzineyi hatırlatacak tek şey kuzinenin kendisiydi.
"Acaba köze dönerken devrilen bir meşe kütüğü müydü?" dedi.
Ama kuzineyi hatırlatacak tek şey yine kuzinenin kendisiydi.
Ne bir ses vardı ne de sıcaklık oluşturacak bir kızıllık.
Yattığı kanepenin ahşabını kemiren kurdun ve yanıbaşındaki dikdörtgen mavi sehpanın üstünde iki civcivini beslermiş gibi yapan tavuklu saatin sesi değildi.
Üstelik aynı saat gösteriyordu, uykunun hayrının tükenmesine, "hayrun minen nevm" denmesine neredeyse daha iki saat olduğunu.
Felahın sesi de değildi.
Boğazı tıkanmış gibiydi. Soğuk odaya verdiği nefesinde sıkıntısı vardı. Zoraki bir şekilde yutkunurken kısılan gözlerinde de memnuniyetsizliği...
Hepsini gördü. Hepsini tanıdı...
Ama o gece, o odadaki, o ses; bir ilkti.
Her dağılan rüyanın ardından onu bekledi.
O ses, o günden sonra tekrar gelmedi.
Gelmeyeceğini bildi.
Her uykuya dalışıyla bir canı değil, bir hayali karanlığa gömdü.
Kırılmadıysa da tanıdı umudun bükülüşünü.
Ve bildi...

9.3.15

esip gelenler III


şiirler biriktirdi içinde; dizesiz, satırı olmayan. 
kafiyesi olmayan şiirler. 
ve mürekkepsiz, yüklemini kaybetmiş devrik cümleler…
yazılar biriktirdi kelimeleri boğazda düğümlenen. 
nakaratsız, melodisiz şarkılar biriktirdi. 
bir küçücük avucu dolduramayan nefesler biriktirdi.
bir kalbi ısıtamayan;
bir düşüncede yer tutup, tebessümde saklanamayan sözler…

ne kesip attı yarasını, ne de iyileştirdi.
kabuklar biriktirdi sürekli kanatılan.
adımlar biriktirdi denkleştirilmeyi bekleyen
yürümeyi, yetişmeyi özleyen.


22.2.15

sibel'e

“Dokunmasaydı hayat bu kadar, daha mı iyiydi demekten bazen kendimi alamıyorum.” dedi.
“Dokunmayanlardan epey var, varsın bize dokunsun. Dokunduklarıyla içimizde kalsın…” dedim.
Ve Şair de demişti zaten “varsın bende biriksin durgun suyun sayhası” diye…
...
Anılar biriktirdik aklımıza gelince tebessüm ettiren. Yeşili az Ankara’yı renklendiren…
Bazen bir çam kozalağı oldu bu, bazen de bir çınar yaprağı Seğmenler’den…
Güneşin batışına seyirler biriktirdik…
Aynı amaçlarla solunmuş nefeslere pşine sesleri...
İnsanlar biriktirdik; bir parça mısır pastasında aynı tadı alıp, aynı anlamı yükleyebilen.
Acımızı sahiplenen, acısı bilen.
Gördük birbirimizi ve kalplerimizi…
Dedik: “çok eskilerde bir yerlerde doğmuş, şimdi kaldığı yerden devam eder gibi” diye.
Gülümsedik.
Ve yine aynı şair demişti ki “anladım yorgunluk neden gülümserlik getiriyor insana” diye.
Onu da anladık.
Woo Sibel, iyi ki birbirimizi anladık. 

“Daktilonu kullanıyor musun? Tamir olmaz mı? Aklıma düştü geçenlerde. Yazılarını onunla mı yazsan?” kumpasına atfen işbu yazı yeni daktilomla yazılmıştır.   13.02.15


28.1.15

Aidiyet ve Atıfet

20. Yüzyılın başlarında İtalyan akımı fütürizm ve aidiyet, Kantçı felsefe-aidiyet ilişiği falan deyip, günümüz modasına uyup, anlatmak istediğimi anlaşılmaz kılmaya, kafa karıştırmaya niyetim yok…

Felsefeci değilim, toplum bilimci de…  Fizikçiyim ve bir fizikçinin, Albert Einstein'ın sözleriyle; “Everything should be made as simple as possible, but not simpler.” yani “Her şey olabildiğince basit olmalıdır, ama daha basit değil.”diyorum.

Türk Dil Kurumuna göre aidiyetin karşılığı “ilişkinlik” Popüler sözlüklerin birinde ise; “Bir kendileme sürecidir. Ekledikleriniz, çıkardıklarınız ve yaşantıladıklarınızla bir mekanı, bir eşyayı, bir kişiyi ne kadar kendiniz kılarsanız o kadar ait hissedersiniz, o kadar ait olursunuz.” diyordu.

Yine TDK’ya göre atıfetin karşılığı da “iyilik, bağış, kayra, lütuf, ihsan, inayet” ve “karşılık beklemeden gösterilen sevgi” demek.

“Karşılık beklemeden gösterilen sevgi” açıklaması tam bizlik(!)

Bu karşılıksız sevgi sonucunda dünden bugüne ne kadar kendimiz kaldığımızı-bırakıldığımızı Düzce genelinde birkaç örnekle açıklamak istiyorum:

Asılmaktan son anda Hatıp Köylü Hamta Kızbeç sayesinde kurtulan Yaşar Tütüncüoğlu’nun oğlu Voş’ı Afer Tütüncüoğlu’na iki sefer gittim. Duruşuyla birçok şeyi anlatırken; babasından, bildiklerinden tek kelime etmedi. 2013’ün Temmuz ayında 90 yaşında vefat etti.

Bir diğer suskun; 150’likler listesinden Çüle İbrahim Hakkı’nın akrabasıydı. Tek bir görüntüsünü aldırmadı. Sizce hiç mi bir şeyi yoktu anlatacak? Anlatmadı…

“Her şey olabildiğince basit olmalıdır, ama daha basit değil.”

Yıl 1928 Düzce Rüştiyesi neden kapatıldı?

Yıl 1937 Düzce Belediyesi neden “umumi yerlerde Türk milli dili yerine yabancı dil kullananların cezalandırılması” şeklinde yasakları Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınladı?

Yıl 1943 Köprübaşı Ömer Efendi (Haçemziye) köyündeki ilkokulu köylüler neden kendileri yaptı?

Yıl 1964 Düzce’de dernek açabilmek için gerekli olan yedinci kişi neden bir Tatardı?

Ve eski Hükümet konağının (yeni belediye binası) oradaki onlarca yıllık, onlarca çınar ağacı neden kesildi?


“Her şey olabildiğince basit olmalıdır, ama daha basit değil.”

“daha basit değil” cevaplar…

Kafkasya Kültürel dergisinin Aralık 1973 sayısında yayınlanan Elli yılın ışığında göçmen Kafkas Toplulukları adlı araştırma yazısında Düzce Ortaokulunun (Rüştiye) bizzat Okul Müdürü tarafından düzenlenen gizli bir raporla Çerkes öğrencilerin okumaması için kapatıldığı belirtilmektedir.(1)

Okul Müdürü Zekai Konrapa Bolu Tarihi adlı eserinde bu konuya şu şekilde değinmektedir: “1923 – 26 ders yıllarında Düzce’nin ilk orta mektebinde müdür olarak bulunuyordum. Maarif Vekili Mustafa Necati Bey’in garip bir düşüncesi ile maalesef Düzce orta mektebi lağvedilmişti.(2)

Sabri Toprak ikinci dönemden itibaren dört dönemlik CHP Manisa milletvekili 27 Aralık 1937 tarihli “millî Türk dili yerine yabancı dil kullananların cezalandırılması” yasa tasarısının ilk maddesi “Türk devleti tâbiiyetinde olup [da], millî ve ırkî lisanlarından gayri bir ecnebi lisanını, millî Türk dili, yahut ırkî dili yerinde [yerine] olarak, yalnız oturdukları evin haricinde, gerek âilesi efradı ile [ve] gerek[se] diğer bir vatandaş ile konuşmayı itiyat edenler [edinenler], yirmi dört saatten bir haftaya kadar hapsolunurlar veyahut on liradan yüz liraya kadar nakdî para cezası ile mahkûm olurlar. Bu nakdî cezanın yarısı cürmü bulan memurlara mükâfat olarak verilir.”

Ve suskun Düzce, dilsiz Düzce…

1938’de konuldu ilk tuğlası... Beş yılda bitirdiler. Yok muydu devlet o köyde bilinmez… Kendi elleriyle, kendi öğretmenleri Kuşha İdris Dağ ile 1943’te, resmi tarihe göre “Düzce İsyanı”nın başladığı yerde, Haçemziye’de açıldı şimdilerin Adige Kültür Evi, Çerkeslerin ilk ilkokulu.

Düzceli bir Tatar’dı Terzi Faik Benekay, dedim ya tek kelime etmedi Voş’ı Afer Bey, anlatmadı Çüle’ler onlar gibiydi o dönem tüm Düzceliler.

Bulamadı, bulunamadı derneği açmak için yedinci kişi…  Ve dedi Terzi Faik: “ Rıza Bey ben Çerkesleri çok severim. Eğer olacaksa, olabilecekse, Tatar olduğum halde bana karşı çıkılmayacaksa yedinci kişi olarak beni yazın. Derneğinizi kurun, sonra çıkartırsınız.”diye…(3)

Ve görülmeliydi Düzce’nin her yerinden heykel, bu sebeptendir kesildi onlarca yıllık, onlarca Çerkes’in asıldığı, onlarca çınar ağacı.


Sadece kültür evi değil o okul, sadece dört duvar değil.

Kesilenler ise sadece çınarlar değil…

Aidiyetti. 

Aidiyetimizdi.

“Şükran, gurur ve özlemle anmak.” ise

Aidiyetimizden kalan Atıfetimizdi.




(1) İ. Baj, “Elli Yılın Işığında Göçmen Kafkas Toplulukları”, Kafkasya Kültürel Dergi, Aralık 1973, Sayı:39-42, s. 19.
(2) Zekai Konrapa, “Bolu Tarihi, Bolu”, 1960, s. 580
(3) Netabje Cankat Devrim sözlü anlatımı. Netabje Rıza Devrim (Düzce Kafkas Derneği Kurucu Başkanı)










11.1.15

iyi bilirdi

Kalemi, usulca beyaz kağıdın üstüne koydu.

Ellerini de kağıt arada kalacak şekilde masanın üstüne… 

Uzunca sayılabilecek bir süre sadece ellerine baktı. Sol elinin işaret ve baş parmağı istemsizce kıpırdayınca keskin bir nefes aldı ve aynı elinin aynı parmaklarının ucuyla düzeltmeyi denedi kağıdın kıvrılan yerlerini.

Olmayınca uzamış tırnak uçlarıyla bastırdı kağıda.

Yine başarılı olamadı, ince izler kaldı... Onlar bile görülsün istemiyordu.

Daha yenisi yoktu, sahip olduğu tek kağıt buydu ve safi bir beyazlıktan öte temizlik istiyordu.

Öyle ki tek bir mürekkep damlası dahi değmeyecekti kağıda. Ve bakıldığında tek bir kelime bile görülmeyecekti.

Evet emindi.

Sadece içinin sesiyle yazacaktı bu sefer. Kimilerine göre hiçbir şey görülmezken, kimileri birçok şeyi birden duyabilecekti.

Denilmişti “ilk taşı günahsız olanınız atsın” ve O da dedi içinin sesiyle; en temiz, en saf, en çıkarsız yaptığım neydi?
...

Yağmurlu bir sonbahar ikindisinde tanımadığı birinin cenazesindeydi.

...

Köyle kasaba arasındaki bu yerden geçerken gördü bacası diğerlerine göre daha bir beyaza yakın tüten küçük kahveyi. 

Gitmeyi planladığı yere epey bir yolu vardı daha, kahvedense kendince bir durak kadar geçtikten sonra indi. Hoş “kaptan sağda indirir misin?”dese de inerdi. Gereksiz bir kibarlıkla “durakta indirir misiniz?”dedi. Durağın bile duraklığının farkında olmadığı yerde indi...  

Muhtemeldir ki yağmur yağmadan önce de çamurlu olan yollarda en batmayacak yerleri seçti, öyle yürüdü. 

Kahveye girmeden durdu, tüm ayakkabılarına bulaşan çamura değil, bağcıklarına baktı, eğildi ve ayakkabı bağcıklarını bir hizaya getirdi. Bu en büyük takıntılarından biriydi.

“Selamunaleyküm” dedi, girdi. İçeride fındık sobası yanıyordu. Altı masalı kahvenin bir masasında kahve sahibiyle birlikte üç kişi oturuyordu. Önce kapıya en uzak masaya geçti, sonra da sobanın hava alsın diye açılan küçük yerinden içindeki ateşi görebilene…

Kahve sahibi sararmış uzun bıyıkları arasındaki sigarasını ağzından dahi çıkarmadan “üşüdün herhal” deyip sobaya fındık kabuğu dökerken kaşlarını hafif kaldırıp sigara dumanından yanan gözlerini biraz kısarak “çay” dedi. Onun bu tasarruflu cümleleri karşısında kafasını bir kez eğip onay vermeyi tercih etti.

İşaret parmağını yeşil kadife masa örtüsündeki sigara yanıkları üstünde gezdirirken, kahve sahibinin sinkaflı küfrü öncesinde “ağızlarıynan içmiyolar ki” sözüyle irkilip,  “eyvallah”la çayı masaya koymasına fırsat vermeden elinden aldı.

Çaydan ilk yudumu alırken sela okunmaya başladı. İstemsizce gözleri masada oturanlara takılmışken, peltekliğini ön iki dişinin olmamasına verdiği daha yaşlı ve kasketli olan “senin yaşlarındaydı” dedi.

Bakışlarını o kahveye daha az yakıştırdığı, ceketiyle uyumsuz olsa da sela sesiyle yeleğinin cebinden çıkardığı kösteklisini kuran temiz tıraşlı diğerine çevirdi. “Ölen ölen” diye ekledi adam. “Senin yaşlarındaydı.” Sonra da dişsiz olana dönüp “kıyamati bu imamlar getirecek, parayı az buldu muhakkak ki nasıl kısa kesti selayı pezevenk” diye sövdü.

Elleriyle hiçbir zaman istediği şekli aldıramadığı saçlarını düzeltir gibi yaparken “niye öldü?” diye sordu.

İkinci çayı masaya bırakırken “hastalanmış, hastaymış herhal” dedi kahve sahibi. 

İçinden “herhalden başka kelime bilmiyo bu herhal” derken, istemsizce tebessüm etti. Tebessümünün fark edildiğini fark edince saçını düzelttiği elini burnuna getirip derin bir nefesle koklarken “Allah rahmet eylesin” dedi.

Yavandı.

Yavanlığından utandı. Selası doğru düzgün okunmayan o delikanlıdan utandı. Yaşından utandı. Çaydan tek bir yudum daha alamadı. Çaydan utandı.

“Ne zaman kaldırılacak cenaze?” diye sordu yelekliye. “Ekindide” dedi dişsiz olan. “Yağmur çok ya ondan herhal” dedi kahve sahibi. “Anca kazılır mezar” dedi yelekli.

Ve en nihayetinde imam “nasıl bilirdiniz?” dedi.

En bilmediği kişiyi o kadar iyi bilmişti ki, yağmurla birleşen gözyaşlarıyla en temiz, en saf, en çıkarsız haliyle “iyi bilirim” dedi.

İyi bilirdi.


18.4.14

dedem toprak yüzyıllık yalnızlık

“İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir.” Diyordu Yüzyıllık Yalnızlık kitabının yirmi dördüncü sayfasında Gabriel Garcia Marquez.

Dün, Ankara’dan Adapazarı’na dönerken, Bolu yakınlarında öğrendim yazarın öldüğünü. Otobüste düşündürdü bana kitabın en sevdiğim cümlesi kendi ölülerimizi, mezarlarımızı ve toprağımızı…

Dedemin dedesi Osmanlı topraklarındaki ilk kuşak. Mezarı köyde olmayan tek Ketse de O. Hacda vefat ediyor Hasan dede. Arkadaşları ondan geriye sedef kabzalı kamasını getirip, kundaktaki oğlu Mahmut’un yanına koyduklarında anlıyor Feride babaanne karnındaki kızının da babasız büyüyeceğini. 

Hacıkız konuldu o kızın adı. Dualarından sonra daha bir uzaklara üfledi hep Hacıkız. Uzaktaydı babası, uzaktaydı mezarı…

Gabriel Garcia Marquez’in dediği gibi “o toprakların insanı” oluşumuz Mahmut dedenin vefatıyla oldu… ve daha sonra da dedem ayrıldı aramızdan.  Yirmi beş gün sonra altı yıl olacak.

...        
                              
Habersizdi hep köye gidişlerim ve dedem her seferinde tarlada, bahçedeydi sahiplendiği toprağın üzerindeyken.  Her defasında “wulan nerden çıktın sen” deyip, her defasında merdivenleri çıkarken babaanneme “bak oğlum evine geldi.” Derdi…

Hasta yatağındayken gidemediği tarlasına beni göndermiş dedem...
Babam aradı. “Yasin deden seni sayıklıyor” “Yasin’i tarlaya gönderdim gelecek. Yasin fındıklıkta gelecek“ diyor dedi.

Çanakkale’deydim. Geldim. Gözleri kapalıydı dedemin, ellerini tuttum. ”Dede bu sene iyi fındık var maşallah dedim.”  Belki gerçekten öyleydi, belki de öyle olsun istedim, elimi sıktığını hissettim.

O ellerdi bana söğüt dalından yay yapan.  O ellerdi ilk ata binişimde dizginleri tutan. Ve yine o ellerdi bana tulumbadan can suyu çeken.
...

Son elini tutuşum oydu ve o günden sonra dedemin sesini hiç duymadım.
Ama ben her köye gidişimde konuştum onla.  O “wulan nerden çıktın sen” demeden, ben “ben geldim dede” dedim. “evime geldim.”

O cevap vermedi ama ben konuştum.

Ve anlattım…
Kazdığın topraktan yetişmiş üç koçan mısır astım kapıya dede. Senin kadar kolay su çıkartamıyorum ve artık çamurlu geliyor ama her gittiğimde çekiyorum o tulumbayı. Diktiğin ağaçları hissediyorum. Bastığın topraklarda izin varmış gibi geziyorum. Beş odalı evin beş odasından da ayrı koku alıyorum dede. Her seferinde alıyorum o kokuyu. Asma çardağı yıkıldı ama ben artık sensiz geçen on iki bayramdan beri eriğin altında oturuyorum.

Ve sordum cevap gelmese de…
İnsan neye, ne zaman yenilir? dede. Ben bunu bilmiyorum. Yenilmiş hissetmedim hiç kendimi. Kaybettiklerim ve kazanamadıklarım oldu. Çokça da yoruldum ama yenilmiş hissetmedim.
Senin beni karşıladığın o tarlalarda dinlendirdi bir şeyler beni.  Neydi bilmiyorum. Neydi dede?

Ve korktum…
Sen “bu tarlalardan yol geçecekmiş” demiştin. Ben fabrikaların kurulacağını da duydum.  Bilmem aslı astarı var mıdır. var mıdır dede?

Korkuyorum; sen beni tekrar çağırdığında ben o tarlalardan çıkıp gelemem diye, korkuyorum masamdaki Kafkasya’dan gelen toprağın yanına yeni bir şişe daha gelecek diye.

"O toprağın altında" ölülerimiz olmayacak diye korkuyorum dede.

Bu sefer kaybedişim, yenilişim olacak diye korkuyorum…


15.3.14

iki kere gri


Neydi uğraşı?

Önce içinden geçirdi bunu uzaklara bakarken. Ve sordu camda fark ettiği aksine neredeyse dudaklarını hiç kımıldatmadan. Cevap öncesinde nefesiyle buğulandırdı camı.

Bu kendisinden kaçışıydı...

Vardıysada eğer, henüz bulabilmiş değildi cevabı. Evet, biliyordu bir şeyler vardı yerli yerine oturmayan.

Bilmediğiyse var sandığının yokluğuydu…

Eski bir eve konuk oldu. Misafir yatağındaki beyaz sabun kokusunda aldı en basit haliyle hissettiklerine dilinin yetmediklerini. Binlerce kelimede bulamadığını, yataktan yanağına geçen bir soğuklukta buldu.

Birikiyordu her ne ise biriken… Kalemde mürekkep olan, gönülde çıkmaz leke.

Sevinç su ise, acı toprak… Birikiyordu acı, çekilince su. Birikiyordu gökyüzünde toprağın hasret kaldığı. Birikiyordu dua bekleyen ölüler.

Ne beyaz gömlek, ne nar! Hafiflikte değildi bu, ağırlığıydı var olmanın. Tek farkı dayanılıyordu. 

O gecenin sabahında güneşi beklemedi kalkmak için. Ucuna oturduğu yataktan, sırrı bozulmuş aynaya bakarken okudu şiirini. En uyumsuz kelimeleri seçti. Söylenmesi en zoru değil. Zorun ne olduğunu bulamayışındandı. Hatırında kalmamıştı en üzüldüğü an. En sevindiği de öyle.

İçten içe hiçbir zaman istemedi, benimseyemedi dilinden bir türlü düşmeyen kesinliği.  Rahatlıktı bu. Düşünmeye yer kalmamasıydı.

Bilmediğiyse var sandığı yerinin yokluğuydu…

Beyazın zıttı siyah değildi O’na göre, griydi. Ve iki kere gri dedi.

Yerini yadırgamayı, ait olamayışı yineledi.


13.2.14

Efkan 22 yaşındaydı!


Merdivenlerden leperuj ritmiyle indiğim zamanlardı…

İkinci dönüşe yetmese de bir tam tur yaptıracak kadar çok merdiveni vardı Sakarya Derneği’nin. 

Belki de bu yüzdendir “derneğe gidiyorum” yerine “derneğe çıkıyorum” deniliyordu.

Orta sonda başladım bende derneğe çıkmaya. 

Ve ilk derneğe çıkışımda gördüm onları;

Zihnimden silinmedi duvarda çerçevesi oldukları yazı…

“Kafkas dağlarından birer yoncaydı dedelerimiz;  tırpanla, orakla biçtiler onları. Bilmiyorlardı daha gür çıkacaklarını!” yazıyordu.  

Yazı artık yok.  Ama onlar hala orda…

Efkan’ın fotoğrafıydı o yaşta en çok ilgimi çeken. Tek Çerkeskalı O’ydu.

O’nun gibi poz verdik aynanın karşısında.  

Bizimkisi pozda kaldı.  

Yıllar sonra gittim mezarına,

Denildi Efkan’ın dediği;

“Ve bize özgü bu, genç ölmek bize özgü, Bize özgü, bir yer yatağında çenesi bağlı bir ihtiyar olmamak, ölümüyle dostlarını rahatlatmamak… Bize özgü yalnızca kemiklerin gömülmesi toprağa, yalnızca etin çürümesi... Ve bize özgü, hiç bir zaman silinmemek anılardan...

Silinmedi Efkan.

“Feda” kelimesi onlarla anlam yüklendi.


Bir 3 Kasım’da “Efkan 22 yaşındaydı!” derken, sesim titredi…

26.1.14

herkeZ çok çerkeZ

Evden kaçtığında dokuz, geri döndüğünde ise on altı yaşındaydı Medet.

Aynı koğuşu paylaştım, asker arkadaşımdı. 

Kırk liralık er maaşından arttırıp, eve göndermenin derdindeydi. Elleri motor yağının karasıyla kaplı, yüreği paktı.

Günler geçti muhabbetimiz arttı, yurda yerleştirildiği yılları ve gönlündekiler kadar olmasa da, kırık Türkçesiyle Kürtçe konuştuğu için yediği dayakları anlattı.

Anlaşılmak istedi; “Hoca, siz Çerkesler de eziyet görmüş müsünüz? ”dedi. “Eskiden birtakım şeyler yaşanmış be Medet. Hem boşver şimdi sen bunları, güzel şeylerden bahsedelim, haydi gel dama oynayalım” dedim. 

Geçiştirdim.

Fakat geçmeyecekti…

Günün gecesinde zihnimde tekrar belirdi Medet’in sözleri…

“Siz Çerkesler de eziyet görmüş müsünüz?” bedende kalmayıp, ruha işleyen acının sesiydi bu.

Yalnız olmamak, anlaşılmak isteyen, empati bekleyen bir sesti. 

Yetmezdi, biliyorum. Yetmeyecekti Medet’e ulusalcı yavanlığıyla “benim de Kürt arkadaşlarım var Medet, seni anlıyorum ” demek.

Ne desem eksikti, anlamdan yoksundu harfler, toparlanamadı kelimeler.

Diyemedim “biz kendi acımızı bile anlayamadık, sahiplenemedik be Medet."

Ama buna rağmen bizde "herkeZ çok çerkeZ"  diyemedim.

Ve şimdi ÇerkeZ’in eziyeti Çerkes’e…

Biz, “Artık geçmişe takılmamalıyız!” diyebiliyoruz.

Doların yeşilini görünce Kan kızılı Kbaada’yı görmüyor, ata toprağı Soçi’yi unutabiliyoruz.

Lata katliamının yıl dönümünde “çile bülbülüm çile”yle göbek atıyoruz.

Kurban bayramı olmasa Çeçen mültecilerimizi hatırlamıyor,

Suriyeli Çerkeslere gelene kadar Türkiye’de fakir Çerkes mi yok? diyebiliyoruz.

Diyemedim Medet’e;

Sizin belki töre diyebileceğiniz “Xabze” diye bir kavramımız var bizim.

İş konuşmaya gelince Xabze’nin yılmaz bekçisi kesilen, 

Yazdığı küfürden harf çıkartıp yerine nokta koyunca edep yüklenen,

“Xabze” deyip yaşça küçüğüne rakı gönderen,

“Xabze” deyip yaşça büyüğüne “sen üye bile değilsin, konuşma!” diyen,

“Xabze” deyip silahla dernek basan Çerkeslerimiz var.


Ve Medet; yazarın dediği gibi “o iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler”

Sönmez Baykan’ımız vardı. Benim yaşım yetmedi, O’nun da ömrü vefa etmedi. 

Çok isterdim, tanışamadık…

Dedim ya sana “geçmişte yaşanmış bazı şeyler” diye… o yaşanan şeyler, yaşamına maloldu O’nun.

Boynuna atkısını şekilli dolayınca sosyalist kesilenlerden değildi.

Kimimizin Çerkesliği, okulun tarih hocasına diklenmekten ileri gitmezken; O, bize bizi anlattı. Benim senin yanında olamayışıma tercümanlık edercesine:

                                                “Alaca bir gecenin şafağında
Uykusuz mahmur gözlerimizle
Düşünüyorsak hala ne yapacağımızı
Hala soru işaretleri varsa kafamızda
Yoksulluktur bizimkisi
Düşün yoksulluğudur.
Aradan bunca yıl geçmesine rağmen
Sayıyorsak hala yerimizde
Aşamamışsak dağları
Atamamışsak yüreğimizdeki şüpheleri
Korkudur bizimkisi
Can korkusudur.” dedi

Ve adaşın vardı Medet, yaşadığımız bu ülkede; önce mücahit, sonra direnişçi, akabinde ayrılıkçı ve en nihayetinde terörist ilan edilen Çeçenlerin abisi, Medet Önlü’sü vardı. Ve mızıkalarımızın tınısında kalan Tsey Mahmut Özden’imiz...


O güzel atlara binip giden; Hanefi, Zafer, Vedat, Efkan ve can Bahadır'ımız vardı, unuttuk onları.

Evet Medet; bilmiyorum artık inadırabilir miyim seni, sana kardeşimsin diyerek?






21.1.14

esip gelenler II


Hiçbir zaman eskimedi yalnızlığı

Hep üstüne tam oldu

Ödünç almıştı tebessümü

Kimedir bilinmez bir hatır içindi mutluluğu

Bir kahve telvesinden beklenen yaşam

Dilin söyleyemedikleri…

Aramakla bulunamayanlar

Uzaklar, uzaklaşanlar

Geceyle yaklaşıp, tutulamayanlar…

Kör karanlıktı akla getiren bunları

Biriktiren

Zihnin belini büken, kaleme düşüren

Ve içten gelenin dışa aksiydi umulan

Hoşluktu, tattı

O tat ki;

Düzgün, ince parmaklarda esir bir isin kokusuydu

İzini sürdü

Sabır nedir bilmezken

Suyu imrendirdi

Taşın kendini parçalayışını seyretti

Sordu en yeşile;

Bir daha ne zaman eser o rüzgar?

Ve yine geçer mi bir kısrağın yeleleri arasından?







22.12.13

iki nokta..

Bitmiş değildi, buna karşılık devam ettiği de söylenemezdi.
Bu bir belirsizlikti…
Bu;  ilkini koyup, son noktayı koyamamaktı. Sürekliliği sağlayamamak, sıfırla bir arasındaki sonsuzda kaybolmaktı.
Evet, iki nokta yan yanaydı.
Ayın yarımdan az göründüğü o gecede başını otobüsün soğuk camına dayadı.
Gece yolculuklarını hep daha çok sevmişti. “bakına bakına gideriz” sözü pek ona göre değildi. O daha çok yorgunluk hissetmek ve bir an evvel gitmek istediği yere ulaşıp, kendi kendine yarattığı sıkıntıyı yenerek rahatlama hissine varmak istiyordu.
Düşündü yaptığı şeyin anlamsızlığını ve yüzünde istemsizce bir gülümseme belirdi. Yakaladı kendinde oluşan bu küçük mimik değişimini. Oyunu kendisiyleydi .  
Aklına geldi sevdiği bir yazarın “Yalnız yaşayan insanların, kendi içlerinde başlayıp biten eğlenceleri vardır!” cümlesi.  Benden bahsetmiş dedi. Çok geçmeden içinden kendine küfretti.  Tek kaşı kalkıktı… Mutluluğu en salt şeklini aldı. Arttı.
Düşündü paylaşmak gerekir miydi bu mutluluğu? diye… Tam bir cevap veremedi.
Gerçi tam diye bir şey de yoktu.
Ay yarımdan az göründü.  O ise sıfırla bir arasındaydı. İki nokta yan yanaydı.
Yarım şeyler de paylaşılabilirdi belki ya vazgeçti.
Düşünmek güzeldi. Camın soğuğu alnını donduracaktı ama başını bir an bile geri çekmedi.
Sararmış fakat dalından düşememiş bir yaprağı düşündü.  Şans mıydı şanssızlık mı bilemedi. Bildiği o yaprak artık ne yeşildi ne de diğerleri gibi toprağa kavuşmanın rahatlığı içindeydi.
Düşünceliydi o yaprak, arada kalmıştı.
Sonra, sönen son meşe közünü düşündü. Başak vermeyen buğdayı…
Düşündükçe alnında belirginleşen çizgileri düşündü.
Koca bir beden, uzun bir yaşam, ne varsa hayatta bir ince fakat derin çizgide saklıydı. Ve en nihayetinde tüm kaybettikleri ve bazen de deli sevinçleri, bir gözyaşı kadar hacim kaplıyordu. Yere göğe sığmayan, sığdırılamayan, bir gözyaşına sığıyordu.
Kâğıda düştüğünde kâğıdı buruşturan, iz bırakan; toprakta üçüncü nokta oldu.
Gözyaşıyla suladı açmayacağını bildiği bir çiçeği. 
Yaprak arada kalmasın diyeydi...


16.11.13

içinden konuştu talustan bey


Ceketini giyip, kasketini taktı ve şehre inmek için tek katlı evinden çıktı…

Birkaç adım atıp verandanın ucuna geldiğinde,  dönüp tebessümle baktı kapıya, altı yıl olmuştu kendisini geçireni ebediyete uğurlayalı. Yenememişti alışkanlığını…

Ahıra geçti. Ahşap rafa çakılmış bir çiviye asılı dizgin takımını alıp, mısır ambarının yanındaki eğeri çıkarttı. Annesinin pek emziremediği, belki de o sebeptendir yanık kalan bir kara kısrağın üstüne, önce kahverengi bir çul serdi, sonra da eğeri yerleştirdi.

Hiç kullanmadığı bir Çerkes eğeri de vardı aslında, ama onun yeri ahır değil evin başköşesiydi…

Kamaların kılıçların toplatılıp Ankara’ya kesime gönderildiği tarihlerde dede yadigârları için dönemin hatrı sayılır, evi aranmaz birine rica-minnette bulunmuştu da adam sadece eğeri saklamayı göze alabilmişti.

Bu eğeri; Berslan ismi verilip nüfusta Arslan’a çevrilen, doğduğunda başucuna bir kama koyamadığı torunu için saklıyordu.

Sülalede ortaokulu bitiren ilk kişi Berslan olacaktı. Oğlu da okusun istemişti ya Düzce’deki okulun kapatılması oğlunun dönemine denk gelmiş,  Bolu’ya göndermeye de imkânları yetmemişti Talustan Bey’in.

Talustan Bey, hayvan pazarına kadar tırısta getirdi atını, yormadı.

Birkaç ay sonraki bayram için tosun bakacaktı. Dini bir vecibeyi yerine getirecekti getirmesine fakat içten içe de utanıyordu bundan.Kurban için pazardan ilk kez hayvan alacaktı. “Talustan Bey kurbanlığı pazardan alıyor” diyecekler diyeydi utancı.  Uzun uzun bakındı, fakat istediği gibisini bulamayınca haftaya tekrar uğramak üzere ayrıldı.

Pazar yerinden şehre vardığında saat öğlene geliyordu.

Heybetli çınarların olduğu yer çay bahçesi, park olmuş;  Milli Şef’in ismi verilmişti. Aynı çınarlardı dallarında onlarca hayatın asıldığı, rüzgârda yaprakların sesinin değil, çığlıkların geldiği…

Oturmadı o çınarların altında. Dokunmadı onlara.

Çerkesce’yi içinden konuştuğu bu dönemde Talustan Bey… Gu- guşıen- gupşısen, dedi; kalp-konuşmak-düşünmek demekti bunlar. Ve bze-pse-psı diye ekledi, yine bu söyledikleri de içindendi; dil-hayat-su demekti. 

Kalbiyle konuşan, kalbiyle düşünen; dili canı olan, su gibi muhtaç olduğu ne varsa yasaklanmıştı ona…

Ne zaman görse o çınarları ve ne zaman bir rüzgâr esse hep bunlar geldi aklına, aklına gelenler dilinde birikti ama diyemedi…

Talustan Bey o gün bir ok gibi gergin,  Düzce ise telaşeliydi. Bu telaşenin nedeni parkın biraz ilerisine dikilecek olan heykelde gizliydi. Komşu vilayetlerden sonra sıra Düzce’deydi.

Talustan Bey, merasimlerin başlamasına birkaç saat varken, olup bitenleri pürdikkat uzaktan izliyordu. Gözleri öylesine dalmıştı ki heykele, bunu fark eden bir jandarma çavuşu yanına gelip lakayıt bir tavırla:

“Ne o amca? Çok baktın, tanıyamadın mı?” diye sordu.

O, cevabı önce içinden kendi dilinde, sonra gözlerini heykelden ayırmadan hafifçe başını sallayıp askerin anlayacağı dilde verdi:

“ Biz tanımasına tanıdık da O bizi pek tanıyamadı...” 




16.10.13

silik bir iz kaldı

Önce muslukları açtı…

Pası gidene kadar akıttı suyu. Su akarken dolaştı odaları. Ölümden öte kalanlara bakındı. Gezindi elleri soğuk eşyalarda. Giyenlerini öperken kapanan gözleri bu sefer onlara ait giysileri koklarken kapandı.

Soğuktu eşyalar.

Çukurlaşmış bir yastıkta aradı birkaç saç telini. Ve aradıkça derinleşti yastığın çukuru. Kabir derinliği oldu.
Belki alındı, belki alınmadı, belki de birkaç kalemi unutulmuş, bozuk bir yazıyla yazılmış bir alışveriş listesi buldu çekmecenin tekinde. Cüzdanına koydu karbonatın da sipariş edildiği listeyi almak üzere!
Tekrar mutfağa geçti ve akan muslukları kapattı. Porselenlerin içinde kalmış birkaç melamin tabağa dokundu.

Tat aradı. 

Kuzine mutfağın yanındaki odadaydı ve uzun zamandır yanmıyor, üstündeki çaydanlık da bir o kadar zamandır kaynamıyordu. Halının bir yerinde kanepeden dökülen ahşap tozları öbek oluşturmuştu. Onu sabaha karşı uykusundan uyandıracak kurdun marifetiydi bu. Bir süre tozlara baktı, sonra kalkıp sobayı yakmak için çakmak aradı. Gereken zamandan biraz daha uzun sürdü çakmağı bulması. Onu ararken de kimi sayfaları karalanmış bir defter buldu. İçindekilere göz gezdirdi, lüzumsuz gördüğü sayfaları koparıp kuzineyi yaktı. Hiçbir duvar soğuk kalmasın istiyordu. Ihlamur koydu çaydanlığa. O akşam içmediyse de kaldırmadı ateşten. Kaynasın istiyordu.

İstiyordu ki ıhlamurun tüm kokusu yayılsın evin yalnızlığı üstünde.

Dolaştı odanın içinde. Elektriği vardı ama ilaveten  mum da yaktı. İki yıl öncesinin mayıs ayında kalmıştı duvardaki takvim. Getirdi içinde bulunduğu güne. Tahta döşemenin gıcırtısını dinleyerek attı adımlarını. Her adımda daha dikkatle dinledi. Gitti günün yaprağını da kopardı. İki yıl evvelin yarınına getirdi tarihi. Her yerinde gezindi odanın,  kendisiyle kalabalıklaştı. Gürültüsü arttı.

Dokundu duvarlara hala soğuktu.

Balkona çıkmadan evvel kanepeye yatağını serdi. Soğuk yorganın ısınması içindi… Sessizliği dinledi yazın diktiği nar fidanına bakarken. Nar ayıkladı birkaç dakika hayalinde. Kızıllık vardı o gece gökyüzünde ve o kızıllığa verdi havanın bu kesmeden kanatmasını. 

Bir solukluk nefesin bin çekişte gelmesini.

Uyumadan önce düşündü; közü karıştıran demir çubuğu, imamesi kaybolan tesbihi... Birkaç yerinden kırılmış rahleyi düşündü. Fitili yağın içine kaçmış gaz lambasını ve camındaki isi düşündü. Duvarla birlikte boyanmış prizlere baktı. Onları ve şampanya rengi moda olmadan evvel boyanmış yeşili, gök mavisini düşündü. Tutmayan, düşük kapı kulpunu, baca deliğini kapatan, hamurla yapıştırılmış saman kağıtları düşündü.

Düşündü yutkunmayı zorlaştıran, boğazı düğümleyen şeyleri…

Bayramdan bayrama açılan kapılarını… Ve o kapıya astığı dört beş koçan mısırı düşündü. Kendince "mısırımız ve yenilecek mamursamız var, bitmedi!" demekti bu. Mamursayı iple kesen kalmasa da içinde bulunduğu ruhun savaşını düşündü. Bayram kahvaltısında olmayacak sesleri, içinde aç kalacak bir şeyleri, bir yerleri, tarifsizleri düşündü.

Epey sonra uyudu.

Ama silik bir iz kaldı yüreğinde, gözyaşı geçen bir yanağın tuzluluğu kaldı.




Handmade

Ahşap üzerine yakma Çerkes motifleri



-Pxaçek, Dejıye Nıp, Khamıl, Pxaçıç, Ketse Çıpxe-



2.10.13

DEMOKRATİKLEŞME PAKETİNDE NEDEN ÇERKESLER YOK?

Çünkü biz Kürt, Alevi ve Roman açılımları yapılırken bizi kimseyle karıştırmayın diyip sonrasında biz neden yokuz? diyebilen bir milletiz.

Çünkü biz lafa gelince 5-6 milyon,  anadilde derslere çocuklarımızı göndermeye gelince 10-15 kişiyiz.

Çünkü biz neredeyse her ilde olan derneklerine aylık 5-10 lira verip üye olmayı “para yedirmek” sayan bir milletiz.

Çünkü biz UNESCO’nun kaybolmakta olan diller atlasında yer verdiği Adigece ve Abazaca için derneklerinde açılan kurslara 3-5 kişinin gittiği bir milletiz.

Çünkü biz dernekçiliği dans ekibi çıkartmak sanan bir milletiz.

Çünkü biz kültürel geleceğini plajlarda, deniz kenarlarında yapılan eğitimlerle yaşatmaya çalışan bir milletiz.

Çünkü biz Gönen- Manyas Çerkes sürgünlerini unutmuş…

Çünkü biz hala Çerkes Ethem meselesinde takılıp kalmış…

Çünkü biz Cumhuriyet yıllarında Düzce’deki ortaokulun neden kapatıldığını bilmeyen…

Çünkü biz “Vatandaş Türkçe Konuş!”larla dili unutturulmuş…

Çünkü biz tek parti döneminin yıkılışına kadar kendisiyle ilgili tek bir doküman çıkaramamış…

Çünkü biz hak aramayı ayıp bilmiş, ihanet saymış bir milletiz.

Çünkü biz 3 oku yetmeyip bir 3 ok daha ilave eden, ulusalcıdan çok ulusalcı bir milletiz.

Çünkü biz Çerkes tasfiyelerinin son 11 yılda hız kazanmış olmasını göremeyen bir milletiz.

Çünkü biz yaşadığı bu topraklarda kör gözlere yumruğunu sıkıp, sağır kulaklara beni tanıyın diye haykıran bir milletiz

Çünkü biz “Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkesi” diye başlayan konuşmalarda biz de söylendik diye sevinebilen bir milletiz.

Çünkü biz “yaşasın halkların kardeşliği” diye bağırıp kendi öz kardeşleriyle üvey düşen bir milletiz.

Çünkü biz meydanlarda en çok Çerkes’i toplayanın en Çerkes sayılacağı bir yarışa girişip kırka bölünmüş, birleşememiş bir milletiz.

Çünkü biz Çerkes olduğumuzu 21 Mayıslarda hatırlayan bir milletiz.


Çünkü biz sanal âlemde “asalet ve nezaketin timsaliyiz(!)” 



1.10.13

son değildi, başlangıçtı.

Canlar ülkesinin zaferinin 20. Yılına bir gün kalmıştı. Birtakım aksilikler neticesinde Ankara’daydım.

Bir afiş gördüm. Benzer şekillerini de görmüştüm.

Afiş “son sesler”in sahibinindi. Adige Dili Konferansı içindi... ve yazıyordu üstünde:

“Dün gece bir rüya gördüm. Size anlatamam. Çünkü Vubıhça’ydı” diye.

150 yıl önce gösterildi son direniş.

Ve Kafkasya’da, dağların tepesinde, esen rüzgârın sesinde; Karadeniz’de, denizin dibinde kaldı Vubıhların kendi dilleriyle söyledikleri son ağıtları.

Sürgün topraklarında, son Vubıhça rüyası da bittiğinde Tevfik Esenç’in “Son Vubıh”  denildi O’na.

Son olmamak içindi konferans, Adigece rüyalar bitmesin diyeydi...

Bu konferansta, tesadüfen tanıştım Kafkasya’dan gelen 74 yaşındaki Adige Dili profesörü ile…

Kendimi tanıttım az buçuk Adigecemle.

Bana baktı ışıldayan gözleriyle,

Bende Vubıhım, benim de sülalem Ketse dediğinde;

Geçmişe dair ne denilmişse “son” üzerine, silindi bende. 

Son değildi, 150 yılın ardından ilkti, başlangıçtı.




20.8.13

sekizin üstünde takıldı kaldı.

Sadeliğin ikramıydı.

Saati gösterene akrep, dakikayı gösterene yelkovan denilirken ona sadece saniye denildi.

Arada kaldı… ne akrebe gücü yetti, ne de yelkovana. İşin açıkçası kendine yetecek gücü de kalmamıştı. 

Onun orada olduğunu gösteren tek belirti; sekizin üstünde kalıp çıkardığı sabit sesti.

Ne denirdi o sese?  son demler? çıkmadık candan umut kesilmez?  Hayır fazlaca laf kalabalığı ve iyimsercilikti bu. “Hayatta kalma mücadelesi” denilebilirdi belki. Mücadele kısmı lafügüzaftı tabi, alışkanlıktı.

Evet hayatta kalma denebilirdi, hem öyle ahım şahım şeylere de gerek yoktu bunun için.  Zaten çeyreğe gidemeyip, sekizin üstünde kalmıştı. Öyle ya en iyi meziyetiydi kalmak, ve mutat hüneriydi yalnızlık. Şair sanki onun için demişti: “yalnızın gelmesi de yoktur, gitmesi de onun kalması vardır hep” diye.

Koca odada kendisinden başka; duvardaki priz deliği görünmesin diye tam karşısına asılmış çerçevesi simli, ucuz görünüşlü bir tablo vardı.

Biri kahverengi kula, biri siyah bir diğeri de demirkırı olan üç atın resmedildiği bir tabloydu bu. Atlar ya gerçekten koşuyorlardı ya da koşsunlar isteniyordu. Üçünün de farklı renkte olması pek doğal gelmedi gözüne. Zorlamayla bir araya getirilmiş ve koşturulmuş olduklarına karar verdi. Hal böyle olunca samimi gelmedi tablo, inanmadı.

Buna inanmadığı gibi hiçbir zaman büyük inançları da sahiplenemedi. 

Zamanla düzelir belki diyip geçiştirdi. Sahi kendisi göstermiyor muydu zamanı? 

Peki kendisi için ne kadar bekleyecekti? Ya atlar?

Düşündü biraz, çıkarttığı sabit ses kolaylaştırıyordu düşünmesini. Ne atların üstündeki terdi zamanı gösteren, ne de kendisi.

Nicedir asılıydı o tablo, kendisi de öyle…

Ve dedi;  zaman bizi asılı olduğumuz yerlerden aldıklarında belli olacak.

Çünkü arkamızda kalan, kapladığımız alanla, duvarın tümü arasındaki rengin farkıydı zaman.

Uyumsuzluk tonuydu. Kararmaydı, isti zaman. Duvara sinen sigara dumanıydı. Bir sineğin hayatı, ve bir çocuğun boyunu ölçmek için duvara atılan çentiklerdi zaman.



18.8.13

Çerkes El Sanatları Atölyesi


Ankara Çerkes Derneği- Netabje Cankat Devrim Hocalığında Çerkes El Sanatları Atölyesi Çalışmalarım